Erdoğan'a sert sözler

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, patisinin grup toplantısında konuştu

Erdoğan'a sert sözler

İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, patisinin grup toplantısında konuştu. Akşener, konuşmasında iç ve dış gündemin en sıcak başlıklarına değinirken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD Başkanı Trump’ın mektubu karşısında sergilediği tutuma, ‘Kasımpaşalıların başını öne eğdin’’ yanıtını verdi


İYİ Parti Genel Başkanı Akşener’in grup konuşmasının satır başları şu şekilde:

Büyük Türk Milleti, değerli milletvekilleri, sevgili gençler, basınımızın kıymetli temsilcileri,
Sizleri saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Bundan 100 yıl önce, İstanbul hükümetinin beceriksizlikleri yüzünden, içine düşürüldüğümüz durumda, yedi düvele karşı, dedelerimiz, ninelerimiz kenetlenmişti.
100 yıl sonra bugün, yine beceriksiz bir iktidar yüzünden, içine düşürüldüğümüz durumda, 
yine yedi düvele karşı, yeniden kenetlendik.
Kuzeyden güneye, doğudan batıya, yüreğimiz birlikte attı.
Vatan şairi Namık Kemal ne diyordu;
“Ecdadımızın heybeti ma'ruf-ı cihandır,
Fıtrat değişir sanma, bu kan, yine o kandır.”
Türk Milleti’nin ruhunu yansıtan bu gerçeği, 
dünyaya bir kez daha ilan eden aziz milletimin önünde eğiliyor, 
saygıyla selamlıyorum.


Aziz milletim;
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, 9 Ekim’de bir mektup yazıyor.
“Daha önce ekonomini yerle bir ettim, yine ederim” diye alenen tehdit ediyor.
Hakaret dolu sözler sarf ediyor.
Mektubun sonuna da, “Seni arayacağım” diye, not düşüyor.
Mektupta bir tek, “gülücük emojisi” eksik…
Bu denli ciddiyetsiz, bu denli dejenere…
Aynı ABD Başkanı, harekât durduktan sonra ne dedi biliyor musunuz?
“Okul bahçesindeki çocuklar gibi kavga etmeleri gerekiyordu. 
Bıraktım kavga ettiler, sonra da ayırdım…” dedi…

 

Bizi yönetenlerin “Zafer” diye pazarladıkları olay, “Dostum” Trump’a göre bu kadar basitmiş.
Peki sonra ne oldu?
Sayın Erdoğan çıktı, dedi ki;
“Karşılıklı olan sevgi ve saygımız, bunları gündemde tutmaya müsaade etmiyor. 
Bu konuyu önceliğimiz olarak görmüyoruz.”
Aynen böyle dedi.
Türk Milleti’nin birlik sembolü olan, Cumhurbaşkanlığı makamına saygısızlığı,
Mehmedimin canı pahasına, kanı pahasına verdiği mücadeleyi, 
okul bahçesindeki çocukların dalaşmasına benzeten bu hadsizliği,
Öncelikli mesele olarak görmüyormuş.
Kim? 
Cumhurbaşkanı.
Buradan Sayın Erdoğan’a sesleniyorum;
Kasımpaşalıların başını öne eğdin.
Türk Milleti’nin başını öne eğdin.
Görüşmem dediğin adamla, denginmiş gibi koltukları yan yana koyarak poz verdin.
Şak diye “Dur” dediler, “tak” diye durdun…
Yazıklar olsun.
Ben bu işlere yabancı değilim Sayın Erdoğan.
Türkiye, ilk kez sınır ötesi operasyon yapmıyor.
Bak bir örnek vereyim:
Tarih; 14 Mayıs 1997.
Irak’ın kuzeyine Çekiç Harekâtı başladı.
Altında benim de imzam vardır.
Çekiç Harekâtı, 8 gün değil, 4 aydan uzun sürdü.
PKK’ya çok ağır bir darbe indirildi.

 

Ne ABD’den misafir ağırladık,
Ne de dönemin ABD Başkanı ağzını açıp, iki kelime edebildi.
Çünkü kararlılığımızı biliyorlardı.
Nasıl oldu da, o günlerden, bugünlere geldik?
Nasıl oldu da, ABD Başkanı her türlü tehdit ve hakareti kendine hak görüyor?
Nasıl oldu da, PKK ile Türk devleti eş tutulabiliyor?
Bu küstahlık cevapsız bırakılamaz Sayın Erdoğan.
Bunlar yenilip yutulamaz, üstü örtülemez.
Hele de bunları yapanlara, “Dostum” denilemez Sayın Erdoğan.
Senin dostun, sana hayal bile edemeyeceğin imkanları veren milletindir.
O millete, senin üzerinden hakaret edenle, dost olamazsın.
“Yeri ve zamanı geldiğinde cevabı verilecek.” diyerek, milleti oyalayamazsın.
İncirlik üssü orada duruyor.
Kürecik üssü orada duruyor.
Teröristin üzerine yürürken açtığın yola, kilit vuruyorlarsa, 
sen de İncirlik’in, Kürecik’in kapısına kilit vur.
İstiklal Marşımız tam da bu yüzden “Korkma” diye başlıyor.
Korkma Sayın Erdoğan;
Bu kadar korkma.
Korkma, gereğini yap,
Yüzlerine ya lafı, ya da kapıyı çarp.
Diplomasiden kop demiyorum. 
Diplomasini, bu cesaret üzerine bina et diyorum.
1974’teki Kıbrıs Barış Harekatı’nda, rahmetli Ecevit ne yaptı, rahmetli Erbakan Hoca nasıl durdu, hatırla ve kendine gel diyorum.
 “Dostum” dediğin adam, seni bir teröristle, hem de ‘general’ dediği bir teröristle muhatap olmaya çağırıyor.

“Nereden nereye geldi Türkiye…” değil mi Sayın Erdoğan…
Bu harekât sayesinde, milli birlik ve beraberliğimizin ne kadar değerli olduğunu gördük.
Dostu gördük, düşmanı gördük… 
Harekât süresince, Filistin’le İsrail’in bize karşı saf tutmalarını izledik.
Avrupa Birliği’nin, terörist propagandasını sahiplenmesini bir kenara yazdık.
Amerikan Senatosu’nda, Türk dostu sandığımız bazı grupların, bir anda nasıl Türk düşmanı kesildiğini gördük. 
Yıllardır dizlerinin dibinden ayrılmadığın, yere göğe sığdıramadığın Arap ülkeleri, 1. Dünya Savaşı’na dönüş yaptılar;
bizi arkadan bıçakladıkları o kanlı hançerin, hala ellerinde olduğunu hatırladık.
Tüm bunlara olurken,
Öte tarafta var olan, değişmeyen, ve değişmeyecek dostluğa, kardeşliğe bir kez daha şapka çıkardık.
Bu vesileyle;
Attila’nın torunu Macar ülkesine selam olsun.
Can Azerbaycan’a selam olsun.
Orta Asya bozkırlarının yiğitlerine, Türk devletlerine selam olsun.
Babür Türk devletinin mirasçısı, Pakistanlı kardeşlerimize selam olsun. 
Turan illerinin has evlatları, sizlere selam olsun.
Demek ki neymiş Sayın Erdoğan;
Kime dost, kime düşman dediğine dikkat etmek lazımmış.
Demek ki neymiş?
Kimin için ağladığına, kimin ardından yas tutup, bayrakları yarıya indirdiğine özen göstermek lazımmış.
Değerli milletvekilleri;
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, iş artık hükümette…
Ordumuz görevini layıkıyla yerine getirdi, meseleyi diplomasinin becerisine devretti.

Umarım sahada kazandığımızı, masada kaybetmeyiz.
Bu yüzden, bugünkü görüşme dahil, atılan her adımı, devlet ve diplomasi birikimi yüksek bir ekiple takip ediyoruz.
Ordumuzun caydırıcı gücü devreye sokularak, muhatapların masaya oturtulmasını, olumlu bir adım olarak değerlendiriyoruz.
Ancak, mutabakat metnindeki belirsizliklerin, yeni bir oyalama sürecinin habercisi olmasından da, endişe ediyoruz.
Bazı sorular havada duruyor:
Güvenli bölgeyi kim, nasıl kontrol edecek?
Teröristlerin silahlarını, onlara verenler mi, yoksa biz mi toplayacağız?
Şam yönetimiyle nasıl bir temas ve iş birliği yapılacak?
Bu konuların bir an önce açıklığa kavuşması gerekli.
Bir kez daha vurgulamak isterim ki;
“Güvenli bölge, esasen Suriye’nin tamamıdır”.
Bölgesel istikrarın temel şartı, Suriye’nin toprak ve siyasal bütünlüğüdür.
Bunu sağlamak için, gerekeni yapmak durumundayız.
Dava arkadaşlarım,
Yeri gelmişken, Süleyman Şah Türbesi’nin durumunu da hatırlatalım:
Biliyorsunuz, ecdat mirası Süleyman Şah Türbesi, güvenlik gerekçesiyle yerinden alınarak, bir başka bölgeye taşınmıştı.
Barış Pınarı Harekâtı, sınırımızın ötesinde bir güvenli bölgeyi hedef aldığına, ve hedefe varıldığı iddia edildiğine göre, 
bu tarihi mirasın, devralındığı yere dönmesi gerekir.
İktidardan beklentimiz odur ki;
Harekâtı durdurduğunuza göre, bölge artık güvende.
Buyurun, o halde, ecdadımızın, Süleyman Şah’ın incinen ruhunu tamir edin.
Türkiye’ye yakışan budur.


Aziz milletim, sevgili gençler;
Mutabakat kapsamındaki bölgeler için ABD’yle,
Fırat’ın doğusundaki diğer alan için ise, Rusya’yla müzakere etmek zorundayız.
Onların değil, bizim milli güvenliğimiz söz konusuyken, 
içine düştüğümüz bu mecburiyet, 
sadece diplomatik gerçeklerden değil, 
maalesef aynı zamanda, ekonomik gerçeklerden kaynaklanıyor.
Yani;
Ekonominiz dış etkilere ne kadar açıksa, diplomasiniz ve siyasetiniz de o derece açık olur.
Bu kadar basit.
Yaşadığımız günler bunun kanıtıdır.
Üretebilen, ayakları üzerinde durabilen, 
başkalarının sıcak parasına muhtaç olmayan bir ülke ekonomisi, 
siyaseti de, diplomasiyi de güçlendirir.
Ama; 
Bir ülkede insanlar işsizse, üretim yoksa, 
bankalar yabancıların eline geçmişse, 
devletin en stratejik kurumları bile, başka ülkelere teslim edilmişse, 
siyasette de, diplomaside de beliniz bükülür.
Türkiye’deki manzara ortada.
2007’den bu yana, ülkemizin büyüme oranlarındaki düşüş ortada.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtiğimiz günden bugüne, işsizlikteki artış ortada.
Karşı karşıya bırakıldığımız durum şu:
1 milyon 100 bini üniversite mezunu olmak üzere, 8 milyonu aşkın vatandaşımız işsiz.
Çalışma çağında olan nüfusumuzdaki işsizlik oranı 2 kat arttı.

 


Şehirlerimizde işsizlik, üst üste 16 aydır artmaya devam ediyor. 
Son iki ayda, 2 milyon vatandaşımız daha işsiz kaldı.
Bu ne demek biliyor musunuz?
Mesela Adana’nın nüfusu 2 milyon 200 bin.
Son iki ayda, Adana’nın nüfusu kadar vatandaşımız işsiz kaldı demek.
Son iki ayda, Bursa’nın nüfusuna yaklaşan işsizimiz var demek.
Son iki ayda, Konya’nın nüfusu kadar işsizimiz daha oldu demek.
Son iki ayda, Sakarya’nın nüfusunun iki katı kadar vatandaşımız işsiz kaldı demek.
Sayın Erdoğan ve damadına göre bunlar birer rakamdan ibaret olabilir.
Bizler için her bir işsizimiz, başlı başına acı bir öyküdür.
Oğlu harçlık isteyecek ve veremeyecek diye, pazar günü erkenden evden çıkan babalarımızın öyküsü…
Eşi gittikten sonra, doğalgazı kapatıp, AVM’lerde, konu komşuda vakit geçiren kadınlarımızın öyküsü…
30 yaşında baba harçlığına muhtaç bırakılan delikanlıların, ailelerine destek olamamanın acısını yaşayan genç kızlarımızın öyküsü...
Memleketlerinden umudu kesip, yurtdışına göçme hayali kurmak zorunda bırakılan gençlerimizin öyküsü…
Büyük bir umutsuzluğa, ve en kötüsü, kendilerini değersiz hissetmeye mahkûm edilen ailelerimizin öyküsü…
Şimdi bakın, tam da burada, son günlerde tartışma konusu olan, Haydarpaşa Garı ihalesine değinmek istiyorum.
Özellikle de Ak Parti’ye oy vermiş kardeşlerime sesleniyorum;
Sizin evlatlarınız iş bulabilmek için çırpınırken, bakın yukarılarda neler oluyor:
Biliyorsunuz, Haydarpaşa Garı, İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasıdır. 
Tevafuka bakın ki;
Haydarpaşa Garı, aynı zamanda, eski filmlerde, iş bulmak umuduyla İstanbul’a gelenlerin, şehre ilk ayak bastıkları yerdir…

 


Garın, kültür ve sanat faaliyetlerinde kullanılması için ihale açıldı. 
İhaleye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi de girmek istedi. 
Önce, “sen girme.” dediler. 
Ekrem İmamoğlu ısrar etti, ihaleye girildi. 
Ne oldu? 
İhaleyi Büyükşehir değil, onun 3 bin lira maaşlı çalışanı kazandı.
Şaşırtıcı ama gerçek.
İhaleyi kazanan kişi, 2 yıl öncesine kadar İBB’nin maaşlı çalışanı. 
Bu arkadaş, aynı zamanda Okçuluk Vakfı yöneticisi. 
Hani şu, Büyükşehir’den yıllık 17 milyon lira destek alan vakıf.
Hani şu, “Malazgirt’te atılandan fazla ok atan” vakıf.
İlginç bir biçimde bu arkadaşın şirketi, ihaleden kısa süre önce sermayesini milyon liralara çıkarmış. 
Yani, 3 bin lira maaştan iki yıl sonra, 
bu kardeşimizin milyon liralık şirketi var…
Daha durun, devamı var…
İhaleyi yapan Demiryolları işletmesinin bağlı olduğu bakan:
Ulaştırma ve Alptyapı Bakanı Cahit Turhan.
Kendisi, önce Karayolları Genel Müdürlüğü yaptı;
Sonra gitti, 
hani şu geçenin de geçmeyenin de para ödediği yollar var ya, 
o şirketin genel müdürü oldu.
Genel Müdürken iş yaptırdığı müteahhitlere yönetici olmayı dert etmeyen bu arkadaş, 
3 bin lira maaşla çalışan birine, 
“İki yılda bu milyonları nereden buldun?” diye sorar mı?

 


E sormaz tabi.
Sormadığı gibi, Ak Parti’ye oy verenlerin evlatları işsizlikten kırılırken, 
onun gibiler, geçtim evlatlarını, arkadaşlarını bile iki yılda milyoner yapar.
Tam da kalbimizin sınırlarımızda attığı bir dönemde, birilerinin gözü yine rantta, yine fakirin fukaranın ekmeğinde… 
Haram zıkkım olsun.
Yazıklar olsun…
Kardeşlerim;
Ülkenin varını yoğunu betona, ve beş müteahhidin ikbaline bağlayan zihniyetin bizi karşı karşıya bıraktığı gerçek, maalesef budur.
Oysa Türkiye, çok büyük iş gücü potansiyeline sahip bir ülkedir.
Ama bunu yapabilmek için, “hep bana, hep bana” değil, “önce millet” diyebilmek gerekir.
İnşallah, milletimiz yetkiyi verdiğinde, bu büyük gücün nasıl harekete geçeceğini hep birlikte göreceğiz.
Değerli milletvekilleri;
İşsizlik dendiğinde, inşaat başta olmak üzere, sektörel daralmadan söz ediyorlar.
Sanki sektörel daralmanın kendisi, başlı başına bir sorun değilmiş gibi…
5 yılda hızlı bir artışa geçen işsizlik, sektörel daralmaya bağlanamaz.
Fert başına milli gelirin azalmasıyla birlikte, harcamalardaki düşüş, önce şirketlerin, markaların cirosunu düşürüyor. 
Cirosu ve karı düşen şirket de ilk iş olarak, çalışan sayısını düşürüyor. 
Doğal olarak da işsizlik artıyor.
Biz diyoruz ki;
Milli gelir arttığında, özellikle hizmet sektöründe artacak harcamalarla beraber, istihdam da artacaktır.
Milli gelirdeki artış, şirketlerin cirosunu ve istihdam ihtiyacını artırır. 
İstihdamla birlikte üretim, üretimle birlikte milli gelir artar.

 


Bu döngüyü ayakta tutabilmenin yolu da, yatırımlara öncelik vermek ve teşvik etmektir.
Bu, Türkiye’nin kaynaklarını 5 yandaş müteahhide yağdıran bir zihniyetin yapabileceği iş değildir.
Bu, yandaşlarının 400 milyon dolarlık vergi borcunu, tek kalemde silip, vergi borcu için 3 milyondan fazla insanımızın, banka hesaplarına haciz getiren, bir zihniyetin yapabileceği iş değildir.
Bu, artık millet yolunu bırakıp, israf yolunu benimsemiş bir zihniyetin, yapabileceği iş hiç değildir. 
İYİ Parti iktidarında;
Türkiye, vakit kaybetmeden, üretime dayalı, ve verimliliği esas alan bir modele geçiş yapacak.
Betonu değil, üretimi esas alan bir ekonomik modelle Türkiye, 
önce ekonomideki kalitesiz büyüme hastalığından kurtulacak.
İlk aşamada 1 trilyon dolarlık hasılaya ulaşıp, tekrar 17. büyük ekonomi olacak, 
sonrasında da 1 buçuk trilyonluk milli gelir hedefine hızla yürüyecek.
Tarımın milli gelirdeki payını, %10’ un üzerine çıkaracağız. 
Sanayideki KOBİLER gibi, tarımda da küçük ve orta ölçekli aile işletmelerini esas alacağız.
Bizim çiftçiye bakışımız, girişimciye bakışımızdan farksızdır.
Yaklaşık 2,5 milyon aile işletmesini güçlendirmek, temel hedefimiz olacak.
Gençlerin aile işletmelerinde devam etmelerini teşvik edeceğiz.
Tarımda girişimci olarak devam eden gençlerin, 
şayet evliyseler, eşlerinin de Bağ-Kur primlerini, 
5 yıl boyunca devlet olarak biz karşılayacağız.
Onların sağlayacağı üretim, bu maliyeti kat be kat karşılayacak.
Bunun yanında;
Sanayide değişen ve dönüşen koşulları, altın yakalı işgücünü önemsiyoruz.
“Teknoloji odaklı sanayi dönüşüm programı” vasıtasıyla, üretim ve ihracatımızda, orta ve ileri teknolojili ürünlerimizin payını artıracağız.

 

Ülkemizde 3 buçuk milyon KOBİ var. 
Bu, çok ciddi bir istihdam potansiyeli demek.
Yeni nesil girişimcilik yanında, “teknoloji gelişim merkezleri” aracılığıyla, hem verimliliği hem de istihdamı artıracağız.
KOBİ’lerde mevcut teknoloji seviyesini yükselttiğimizde, istihdam edilen kişi sayısı da artacak.
Bu plan çerçevesinde, 2 milyondan fazla vatandaşımıza iş sağlayacağız.
Bakın; 
öyle iş insanlarını toplayıp, “her biriniz 2 kişiyi işe alsanız…” diye nutuk atmaktan söz etmiyorum; 
iş insanlarımızın istihdam yaratabilmeleri için, adım atmaktan söz ediyorum.
Hep dile getirdiğimiz gibi,
“Güçlü bir Türkiye için, ihtiyacımız olan her şeye sahibiz.”
Türkiye, bu kaynaklara sahip.
Yeter ki, ekonominin merkezine üretimi, 
üretimin merkezine de kaliteyi koyalım.
Çünkü kaliteli üretim;
Kamu israfına son vermeyi gerektirir.
Çünkü kaliteli üretim; 
rant paylaşmaktan başka bir iş bilmeyenlerden, kurtulmayı gerektirir.
Yol arkadaşlarm;
2019 bütçesinin tek düşen kaleminin yatırım harcamaları olması tesadüf değil.
Yandaş kadrolarla doldurulmuş varlık fonu, yine yandaş iş adamlarının yaptığı, müşterisi olmayan inşaatları satın alıyor.
Kamu bankaları, batık projeleri üstleniyor.
Ben de diyorum ki;
Kamu kaynaklarını, sokağa dökmek ve yandaş kurtarmak yerine;
Ticareti geliştirecek, KOBİ’lerimizi yeni pazarlara açacak, 


altyapı projelerine, KOBİ destek programlarına harcayalım.
Bakın işte o zaman, ticaret nasıl artıyor…
Şirketlerin kazancı arttıkça, bakın bakalım vatandaşlarımız nasıl iş bulabiliyor.
Milletimiz yetkiyi verdiğinde ilk iş, insani sermaye planlaması yapacağız.
Her sektörün insan kaynağı ihtiyacını, yatırım ihtiyacını belirleyeceğiz.
Kuru diploma değil, istihdam odaklı eğitim modeliyle, gençlere, sektörlerin ihtiyaçlarına uygun yetkinlikler kazandıracağız. 
Ara malı üretimini de kapsayan, sektörel ve bölgesel sanayi planlaması yapacağız.
İstihdam üzerindeki, vergi ve sosyal güvenlik prim yüklerini azaltacak, asgari ücretten vergi almayacağız.
Bugün adeta bir çöplüğe dönmüş teşvik sistemimizi, sade, kolay uygulanabilir ve ölçülebilir hale getireceğiz.
Milletimiz, görevi bizlere tevdi ettiğinde;
Şu anda 28 milyonu istihdam edebilen Türkiye; 
inşallah, 36 milyonun üzerinde vatandaşımızın çalışabildiği, 
güçlü ve zenginleşen bir Türkiye’ye doğru yol alacak.
İşte bu Türkiye, milletimizin hayalidir, bizim hayalimizdir.
Bu hayal, inanan, dürüst ve ehil kadrolarla kolayca gerçeğe dönüşebilecek bir gelecek resmidir.
İYİ Parti’nin hayal ettiği Türkiye, mutlu, umutlu ve GÜÇLÜ bir Türkiye’dir.
Böyle bir Türkiye karşısında, herkes hareketlerine dikkat edecek.
Çünkü bilecekler ki, güçlüyüz.
Peluş kafalı biri çıkıp, ülkemize ve milletimize hakaret edemeyecek.
Çünkü bilecek ki, Türkiye’yi, onca hakaretine rağmen hala, “Dostum” diyebilen birileri yönetmiyor.
Bölgemizdeki meselelerde, figüran olmayacağız.
Çünkü herkes kabul edecek ki;
Türkiye ele güne muhtaç değildir. 

 

İmkanları, kaynakları vardır ve bunları doğru kullandığı için güçlüdür.
İşte o zaman, Türkiye, ikna olmaya giden değil, ikna eden bir ülke olacak.
Türkiye’nin iyi ve cesur insanları, 
Hazır olun.
Bu günler yakın.
Yeter ki milletimize bu gerçekleri ve kendimizi anlatalım.
Yine ne diyordu Namık Kemal?
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini; 
Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini?”
Ve bu soruyu nasıl cevaplıyordu Mustafa Kemal?
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini; 
Bulunur kurtaracak baht-ı kara mâderini!”
İşte vazifemiz budur.
Milletimizi içine düşürüldüğü fakr-u zaruretten,
“Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” belasından kurtarıp,
Hakkının, hukukunun, geleceğinin en iyi şekilde korunacağı “İYİleştirilmiş Parlamenter Sisteme” kavuşturacağız.
Bunun için yürüyor, bunun için büyüyoruz.
Milletimiz çalışkandır.
Milletimiz zekidir.
Milletimizin feraseti yüksektir.
Son 10 günde sergilenen birlik ve beraberlik ruhu gösteriyor ki;
Milletimiz inandığı taktirde, hiç tereddütsüz gereğini yapıyor.
Ve böylesine yüksek karakterli bir millet;
Refahı, huzuru, zenginliği ve övgüyü hak ediyor.
Buradan ilan ediyorum ki;

 

İYİ Parti, milletin hakkını, millete teslim etmeye geliyor.
İYİ Parti Türkiye’yi hak ettiği mutlu geleceğe taşımaya geliyor.
Yılmayacağız, Yorulmayacağız, Yıkılmayacağız; 
Başaracağız, başaracağız, başaracağız.
Allah yar ve yardımcımız olsun.
Allah’a emanet olun.

Meral Akşener
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
SupertotobetBahis SiteleriTipobetSekabet1xbetbets10https://betting2win.net/
klasbahispokerklasbetistsuperbahismobilbahisbahis sitelericasino siteleri
mobilbahis girisngsbahis.com girisceltabet.com pashagamingyeniadresi.com girisgoldenbahis.com superbahismobil.xyz
casinometropol
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yalnızlıkta Ezber Bozuldu
Yalnızlıkta Ezber Bozuldu
Azerbaycan'da Ağaç Dikme Seferberliği
Azerbaycan'da Ağaç Dikme Seferberliği