Köşe Yazıları

TÜRK İSTİKLAL HARBİNİ BAŞARIYA ULAŞTIRAN STRATEJİ VE YÖNTEMLER

I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Anadolu’nun dört bir yanı İtilaf Devletleri’nin ordularıyla sarılmaya başlamıştı. İmzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın maddeleri gereğince Osmanlı orduları dağıtılmış, silah ve mühimmatlarına el konulmuş, kısacası devletin eli kolu bağlı bir hale gelmişti. Halk içerisinde ise devletin düşmüş olduğu bu duruma duyulan hüzün ile birlikte vatanın kurtulması için çareler aranıyordu. İstanbul Hükümeti ise içerisinde bulunduğu şartlar nedeniyle İtilaf Devletleri’nin baskılarına karşı koyamamış ve pasif bir politika sergilemek durumunda kalmıştır. Ancak Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki silah arkadaşları, Türk milletinin desteğini alarak bir Milli Mücadele’ye girişmiş ve bu mücadele başarı ile sonuçlanmıştır. Türk milletine bu başarıyı getiren birçok sebep bulunmaktadır.
Mütareke’nin imzalanması ile birlikte İtilaf Devletleri, yurdun dört bir yanında işgallerine hiç vakit kaybetmeden başlamıştır. Bu işgallerin çoğu ise tamamen mütarekeyi ihlal edecek bir biçimde meydana gelmiştir. Bu usulsüz işgaller karşısında ise İstanbul Hükümeti protestolarla yetinmiş ve sorunu siyasi yollarla çözmek istemiştir. Ancak bu girişimler sonuçsuz kalmıştır.
İngilizler, mütarekedeki üstü kapalı maddelerden yararlanarak Adana ve çevresini ‘’Kilikya hududu’’ olarak adlandırmışlar ve bu tabirden faydalanarak Kilikya sınırlarını olabildiğince geniş bir şekilde çizmişlerdir. İngilizlerin bu hareketini fark eden Mustafa Kemal Paşa gerekli kurumlara uyarılarda bulunmuş ve buna karşı çıkılmasını talep etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu uyarılarını da Ali İhsan Paşa’ya İngilizler tarafından gönderilen bir harita haklı çıkarmıştır. Haritada İtilaf Devletleri tarafından belirlenen sınır Siirt’ten geçmekteydi. Ayrıca İngilizler İskenderun’u Suriye ve Kilikya sınırları içerisinde göstermişlerdi. Bu da İngilizlerin mütarekeyi ihlal ettiğini gösteren bir delildir.
1 Kasım 1918 tarihinde Halep’te bulunan Katma İstasyonu’nda Mustafa Kemal Paşa mütarekenin imzalandığını öğrenince yanındaki subaylara ‘’ Bundan sonra Harb-i Kebir bitmiştir, Harb-i Sagir başlayacaktır.’’ sözlerini sarf etmiştir. Bu söz ise bizlere Mustafa Kemal Paşa’nın Türk milletinin bağımsızlığına ulaşması için ileride başlatacağı Milli Mücadele’nin fikir olarak temellerini attığını göstermektedir. Fransızlar, 3 Kasım’da İskenderun Körfezi’ndeki mayınların temizlenmesi talep etti. Osmanlı tarafından ise İstanbul’dan gelecek karar bekleniyordu. Ancak buna rağmen Fransızlar temizliğe başlamışlardı. Mustafa Kemal Paşa ise bu duruma verilecek talimat doğrultusunda karşı çıkılabileceğini bildirmesine rağmen İstanbul Hükümeti’nden onay çıkmadı. Bu durum üzerine ise Mustafa Kemal Paşa, kendisinin yerine başka bir kumandanın atanmasını talep ederek görevinden istifa etti ve İstanbul’a döndü. İstanbul Hükümeti de oradaki Yıldırım Orduları Grubu ve 7. Ordu’yu dağıttı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a dönmesiyle birlikte sorunun çözümü için faaliyetlerde bulundu. Yeni kurulacak olan hükümetin içerisinde Harbiye Nazırı olarak veya mecliste mebus olarak görev almaya çalıştı. Bunun yanında İtilaf Devletleri’nin temsilcileriyle de görüşmeler yaptı. Ancak İstanbul’daki faaliyetlerinden bir sonuç alamadı.
Osmanlı Devleti’nde bazı siyasetçiler, basın mensupları ve bazı aydın kişiler tarafından bir başka büyük devletin manda ve himayesi altına girerek devletin varlığının devam etmesi isteniyordu. Ancak işgal edilen bölgelerde genel olarak halk direnme eğilimindeydi. Bu direnme isteğinin nedenlerinden biri ise İtilaf Devletleri’nden güç alan işgal edilen bölgelerdeki Rum, Ermeni vb. gibi azınlıklar, silahları toplanmış ve tamamen savunmasız halde bulunan Türklere karşı acımasız saldırılarda bulunmuşlar ve yerel halkın mallarını gasp etmişlerdir. Bu nedenle bu saldırılara maruz kalan Türkler de yavaş yavaş kendilerini ve yurtlarını işgal kuvvetlerine karşı savunmaya karar vermişlerdir. İşte Türk milletini Milli Mücadele’ye iten sebeplerden bir tanesi de bu saldırılara karşı kendi canlarını savunma refleksidir. Biz bu savunma mekanizmasını Kuva-yı Milliye hareketi olarak adlandırıyoruz. Kuva-yı Milliye hareketi tamamen meşru müdafaa psikolojisiyle hareket eden ve yerel halktan oluşan küçük gruplardır. Bu gruplara yurdun dört bir yanında rastlanmaktadır. İşgal kuvvetlerine karşı ilk silahlı mücadele Kuva-yı Milliye unsurları tarafından gerçekleştirilmiştir.
1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması ile birlikte Osmanlı Devleti’nin toprakları paylaşılmıştı. Güney ve Güney Doğu Anadolu Fransa’ya bırakılmış ve bu bölgenin güneyinde kalan ve özellikle de petrol açısından zengin bir durumda olan Irak’ın da dâhil olduğu bölge İngiltere’ye bırakılmıştır. Bu antlaşmanın bir önemli noktası da Ermenilerin antlaşmaya Kilikya bölgesinde Türkler ile savaşmak amacıyla bir Doğu Lejyonu adı verilen birliğin oluşturulması maddesini koydurtmalarıydı. Ermeniler Adana ve civarını ‘’Büyük Kilikya’’ ve Hatay ve çevresini de ‘’Küçük Kilikya’’ olarak adlandırmışlar ve faaliyetlerini burada yürütmüşlerdir. Fransızların bölgede başladığı işgallerle birlikte Ermeniler de silahlanarak bölgede taşkınlıklara başlamışlardı. Özellikle de o bölgedeki zengin Türklerin evlerini basarak mallarını gasp ettikleri, bununla da kalmayıp Türklerin canlarına kast ettikleri bilinmektedir. Halk ise bu zulümlere karşı daha fazla dayanamamış ve Özerli köyüne çekilmiş ve dağlara kaçmaya başlamışlardır. İlk başlarda bulunan sükunet yerini öfkeye bırakmıştır. 11 Aralık 1918’de Fransızlar Dörtyol’u işgal ettiler. Fransızlar ile birlikte hareket eden Ermeniler de buradaki Türk halkına saldırılarda bulundular. Bu taşkınlıkların son bulmasını isteyen Özerli Köyü’nün muhtarı Şeyhmuszade Mehmet Ağa ve Abdülkadir Ağazade Yusuf Ağa Payas’taki kumandana gittiler. Ancak oraya gittiklerinde şehit edildiler. Bununla birlikte ilerleyen günlerde Ermeniler bölgedeki bir çiftliğe girme girişiminde bulundular. Ancak bu girişim oradaki Türkler tarafından püskürtüldü.
Halk artık bu yaşananlar nedeniyle köyün ileri gelenleriyle birlikte mücadele etmek için görüşmelere başladılar. Sonuçta köyden 10 kişi dağa çıkarak mücadeleye başladı. Ayrıca Fransızların 19 Aralık 1918’ de Ermenilerin de içinde bulunduğu Fransız müfrezesinin baskın yapacağı haberinin gelmesi üzerine halk Özerli köyüne giden yolları kapatarak taş barikatlar ördüler. Fransızlar bölgeye ulaştıklarında ateşle karşılandılar ve bu durum Fransızları şaşkına düşürdü. İşte Dörtyol’daki direniş kısaca bu şekilde başlamış oldu. Bilinenin aksine Hatay’daki direniş İzmir’de Hasan Tahsin’in Yunan ordusuna karşı ilk kurşunu sıkmasından altı ay önce başlamıştır. Dörtyol’da başlayan direniş Kuva-yı Milliye’nin ortaya çıkışındaki en önemli örneklerden birisidir. Hatay’daki direnişin dışında Kilis, Antep, Urfa, Maraş gibi bölgelerde de yine aynı durum mevcuttu. Bu bölgeler Suriye İtilafnamesi ile birlikte Fransa’ya bırakılmıştı. Bu bölgede de halk maruz kaldığı zulümlere karşı yerel direniş örgütleri kurmuşlardır.
Batı cephesinde de Kuva-yı Milliye hareketi için İzmir’in işgal edilmesi önemli bir dönüm noktası olmuştur. İngilizler, Paris Barış Konferansı’ndaki siyasi manevralarının sonucunda Ege bölgesine İtalyanların yerine Yunanlıların girmesini sağladılar. Bu kararın doğrultusunda 15 Mayıs 1919’da İzmir’i Yunan ordusu işgal etti. Yunanlılar bundan sonra tamamen keyfi bir şekilde mütarekeye aykırı işgaller gerçekleştiriyorlardı. İzmir’in işgali yurdun her tarafında büyük bir şok yarattı. Halk bu işgale karşı tepkilerini mitingler, dilekçeler, telgraf ve mektuplarla dile getirdi. İstanbul Hükümeti ise 22 Mayıs’ta İtilaf Yüksek Komiserlerine bir nota göndererek geri çekilmelerini talep etti. Ancak bu talep kabul edilmedi. İstanbul Hükümeti bu konuda pasif bir tutum sergilerken askeri taraf ise işgale karşı koymak istiyordu. Bölgedeki komutanlar silah bırakmama ve işgal kuvvetlerine karşı herhangi bir şekilde bu silahların teslim edilmemesini bildiriyorlardı. Ayrıca Müslüman halkın bölgeden göç etmesi engellenmeye çalışılıyordu. Bekir Sami Bey’in 17. Kolordu Kumandanlığı’na tayin edilmesi Batı cephesinde önemli bir dönüm noktasıydı. Bekir Sami Bey Manisa’ya doğru yolculuk ettiği sırada Manisa’nın işgal edildiğini öğrenince bulunduğu konum olan Akhisar tren istasyonunda durarak karargâhını buraya kurdu. Bölgedeki silahların işgal edilmeyen bölgelere aktarılmasını emretti. Ardından Bekir Sami Bey Alaşehir’e geçerek burada Kuva-yı Milliye’nin oluşturulması için yetkili kişilerle görüşmelere başladı. Bölgedeki ahalinin de desteğiyle birlikte Alaşehir artık Kuva-yı Milliye’nin bir karargâhı haline gelmişti. Öte yandan Yunan askerleri işgallerine devam ederek ilerleyişlerini sürdürmekteydiler. Yunan askerlerinin Urla’ya doğru ilerlemesi bölgedeki Rumları cesaretlendirmiş ve taşkınlıklara başlamışlardır. Bölgedeki olayların haberini alan 56. Tümen’e bağlı Yarbay Kazım (Özay)’ın komutasındaki 173. Alay İstanbul ile bağlantısını kestiğini bildirip bölgeye müdahale etmiştir. Bölgedeki Yunan ordusu ve azınlıkların faaliyetleri arttıkça Kuva-yı Milliye hareketi de o kadar çoğalmıştır. Bütün bir ülke kendi vatanını savunmak için harekete geçmiştir.
Kuva-yı Milliye hareketinin dışında halk silahsız olarak da mücadele etmeye ve haklarını savunmaya çalışmaktaydı. Bunun için de yukarıda da bahsettiğimiz mitingler, dilekçeler, telgraf ve mektuplarla tepkilerini dile getiriyorlardı. Sultanahmet ve Fatih mitingleri de işgallere karşı yapılmış en önemli mitinglerden bir tanesidir. Bunun yanında Milli Mücadele’nin propagandasını yapmak da önemliydi. Bunun içinde en önemli araçlardan bir tanesi gazetelerdi. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a geldiğinde arkadaşlarıyla birlikte ‘’Minber’’ adlı bir gazete çıkartmışlardı. Bunun yanında Vilayet-i Şarkiye Müdaafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin faaliyetlerini duyuran ‘’Albayrak’’ gazetesi çıkarıldı. Bunun dışında yine kongrelerin kararını duyurmak için ‘’İrade-i Milliye’’ adlı bir gazete kuruldu. Yine Balıkesir’de ‘’Doğru Söz’’ adlı bir gazete çıkartılmıştır. Bütün bunların yanında kurulan Müdaafa-i Hukuk, Redd-i İlhak, Heyet-i Osmaniye ve Muhafaza-i Hukuk cemiyetleri kurulmuştur. Bunlar da kamuoyunu işgale karşı bilinçlendirmişler, Türklerin ihlal edilen haklarını savunmuşlar ve Milli Mücadele’nin örgütlenmesinde önemli bir rol oynamışlardır.
İstanbul’da yaptığı faaliyetlerin neticesini alamayan Mustafa Kemal Paşa, kendisine verilen IX. Ordu Müfettişliği göreviyle Anadolu’ya gönderilmiştir. Karadeniz’de Rum çetelerinin eşkıyalık faaliyetlerinde bulunmaları ve Türklere karşı yaptıkları zulümler artık dayanılmaz bir hal almıştı. Rumlar genel olarak kuracakları Pontus Devleti’nde önemli bir yeri olan Amasya bölgesinde faaliyetlerini arttırmışlardı. Bunun yanında Samsun, Canik taraflarında da eşkıyalık faaliyetlerinde bulunmaktaydılar. Bölgedeki yerel halk da bu saldırılara karşı koymak için silahlanmışlardı. İşgal kuvvetleri de buradaki Türklerin faaliyetlerini suçlu olarak gösteriyor ve eğer buralarda sükûnet sağlanamazsa bölgeyi işgal edeceklerini bildiriyorlardı. Bu nedenle de yapılan görüşmeler sonucunda bu göreve Mustafa Kemal Paşa uygun görülmüştür. Ancak kendisi ona verilen görevin tam aksini icra etmek için Anadolu’ya gidecekti. Bir görüşe göre de Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki durum üzerine bir sonuç alamayacağını anlayınca son çare olarak Anadolu’ya geçmeye karar verdiğini belirtilmektedir.
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a gelir gelmez uygulamak istediği kararı açıklar. Onun için temel ilke ‘’Türk milletinin onurlu, saygın bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir.’’. Mustafa Kemal Paşa gittiği her yerde milli bir cemiyetin kurulmasını istiyordu. Bu sayede halk daha rahat örgütlenebilecek ve mücadele için bir zemin hazırlanacaktı. Samsun’a çıkışından sonra Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa Milli Mücadele’nin kaderini değiştirecek o genelgeyi, kendisine ayrılmış olan Saraydüzü Kışlası’ndan bütün yurda duyurdu. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa Amasya’da bir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasını istiyordu. Çünkü halkın teşkilatlanması gerekmekteydi. Amasyalılar bu doğrultuda Müdaafa-i Milliye Cemiyeti’ni, Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti olarak değiştirerek faaliyete geçtiler. Amasya Genelgesi’ndeki ‘’Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.’’ maddesi ile kurtuluşun anahtarı çok net bir şekilde belirtilmiştir. Ülke genelinde bir örgütlenmenin acil olduğunu da ilk bu genelge ortaya koymuştur. Bu genelgenin bir önemi de şudur ki Mustafa Kemal Paşa, genelgeyi yayınlarken dönemin önde gelen komutanlarının da imzasını almıştır. Bunun sebebi ise Milli Mücadele’yi tamamen kişisel bir durumdan çıkarmak ve bu mücadelenin bir halk hareketi olduğunu göstermekti. Ayrıca önemli komutanların desteğini de alarak halka moral aşılamayı amaçlıyordu.
Amasya Genelgesi ile yapılmak istenenler Erzurum ve Sivas Kongresi ile birlikte uygulanmaya başlanmıştır. Erzurum Kongresi’nin burada toplanması herhangi bir şekilde rastgele alınmış bir karar değildir. Erzurum şehrinin seçilmesinin sebebi Ermeniler tarafından Erzurum’u da içerisine alan bir Ermenistan Devleti planı ve Rumların Pontus Devleti’ni kurmak için girişmiş olduğu faaliyetlere vatanın bölünemez olduğunu gösteren bir cevaptır. Sivas Kongresi ise Erzurum Kongresi’nden daha geniş çaplı bir kongre olma özelliği taşımaktadır. Yurdun dört bir yanından temsilciler kongreye katılmışlardır. Bu kongrelerin sonucunda 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışına kadar görev alan bir Heyet-i Temsiliye seçilmiş ve Milli Mücadele’nin yürütülmesinde en üst yapı olmuştur. Bunun dışında cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti altında bir araya gelmiş ve bütün milletin tek yumruk olması sağlanmıştır. Kongrelerde sürekli olarak milletin iradesine vurgu yapılmıştır.
23 Nisan 1920 tarihinde İstiklal Harbi’nin en önemli olaylarından birisi meydana gelmiştir. İstanbul’un işgal edilmesiyle birlikte Meclis-i Mebusan dağıtılmış ve bunun üzerine hemen Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmıştır. Bu meclisin kurulmasıyla birlikte artık İtilaf Devletleri karşısında işgallere karşı çıkan yeni bir otorite buluyor ve emellerini gerçekleştirebilmek için bu kuvveti de alt etmesi gerekiyordu. Kurulan bu meclisin olağanüstü yetkileri bulunmaktaydı. Milli Mücadele’de hızlı karar alabilmek ve uygulayabilmek amacıyla kuvvetler birliği ilkesi benimsenmiştir. Bu meclis kurucu meclis olduğu gibi Milli Mücadele başarıya ulaşana dek görevde kalacaktı.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla birlikte artık daha kuvvetli bir mücadele yürütebilmek amacıyla dağınık bir halde olan Kuva-yı Millliye kuvvetlerini bir araya getirerek düzenli bir ordu kurulmasına ihtiyaç duyulmaktaydı. Çünkü artık Kuva-yı Milliye kuvvetleri mücadele de yetersiz kalıyordu. İstiklal Harbi’nin başarıya ulaşması için askeri disiplin ve düzenli cepheler kurulması şarttı. Kurulan düzenli ordu da Batı cephesi komutanlığına ilk olarak Ali Fuat (Cebesoy) Paşa atandı. Ancak Sovyet Rusya ile yapılan görüşmeler neticesinde Ali Fuat Paşa Moskova’ya elçi olarak atandı. Bunun üzerine de Albay İsmet (İnönü) Batı cephesi komutanlığına atanmıştır. Konya bölgesinde asayişi sağlamak için ise Albay Refet (Bele) atandı. Ancak bu düzenli ordu kurma çabalarına karşı bazı muhalifler bulunmaktaydı. Bu muhalifler genel olarak düzenli ordunun himayesine girmek istemiyorlardı ve bu nedenle meclise karşı ayaklandılar. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu durumu kontrol altına almayı başarmıştır. Düzenli ordunun silah ihtiyacı mevcut olan askeri depolardan ve işgal kuvvetlerinden ele geçirilen silahlarla karşılanmıştır. Bozulan silahlar ise köy, kasaba ve şehirlerdeki usta ve tamircilerin silah altına alınmasıyla tamir edilebilmiştir.
Milli Mücadele’nin başarıya ulaşabilmesi için mevcut ekonomik durumda çok önemliydi. Ancak devletin her kaynağının işgal kuvvetlerinin hakimiyetinde olması bu durumu daha da zorlaştırmaktaydı. Ancak ekonomik gelirler genel olarak halktan karşılanmaya çalışılmıştır. Buna en güzel örnek ise Tekalif-i Milliye emirleridir. Sakarya Meydan Muharebesi’nin hazırlıkları sürerken ordunun güçlendirilmesini ve gerekli olan ihtiyaçların karşılanabilmesi açısından halktan maddi imkânlar doğrultusunda yardım toplanmıştır. Bu şekilde ordu savaşa hazır edilebilmiştir. Bunun yanında Türk dünyasından gönderilen bazı yardımlarda ekonomik olarak destek sağlamıştır.
Sonuç olarak Türk milletinin zaferiyle sonuçlanan Büyük Taarruz ile birlikte düşman yurttan atılmış ve Türk milleti sonunda bağımsızlığına kavuşmuştur. Bu zaferi getiren en önemli unsurlar da Türk milletinin iyi bir teşkilatlanma ile ortak hareket edebilme yeteneği, yapılan mitingler ve yayınlanan gazeteler ve daha birçok araç ile Türk milletinin haklılığının dünyaya duyurulması ve mücadelenin devamını sağlayan ekonomik yeterlilik gibi daha birçok noktanın yanında Türk millerinin kendi vatanına olan sevgisi ve mücadeleye olan kuvvetli inancı neredeyse imkansız gibi görünen bir mücadelenin başarıyla sonuçlanmasını ve Türk milletinin yeniden bağımsızlığını elde etmesini sağlamıştır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı