Eskiden büyük laftı:
“Bu ayı nasıl çıkaracağız?”

Şimdi daha mütevazıyız…
“Bugünü nasıl bitireceğiz?”

Ay sonu hedefi artık hayal, gün sonu ise başarı kriteri. Akşam yemeğini gören, kendini ekonomik Nobel’e aday gösterebilir.

Emekli zaten emekli…
Asgari ücretli asgariyle idare etmeye çalışıyor…
Orta direk mi? O direk çoktan orta yerinden çatladı.

Ama merak etmeyin.
Rakamlar iyi.
TÜİK öyle diyor.

Marketin kasasında yaşananlar, pazardaki domatesin bakışı, kasabın “yarım kilo yeter mi abi?” sorusu istatistiğe girmiyor. Onlar hissiyat. Hissiyat ise ekonomi literatüründe pek muteber sayılmıyor.

23 yıldır iktidarda olanlar her seferinde aynı cümleyi kuruyor:
“Biraz daha sabır…”

Sabır da enflasyon gibi…
Sürekli artıyor ama kimse cebinde göremiyor.

Bir yandan döviz “benim de fikrim var” diyerek yukarı tırmanıyor,
öte yandan emekli maaşı yer çekimine meydan okurcasına yere yapışıyor.

Tam bu noktada sahneye bir karikatür giriyor.
İbrahim Özdabak çizmiş…
Ama öyle süslü, karmaşık bir şey değil.

İki cümle.
Net.
Tok.

“Ayın sonunu nasıl getireceğiz,
günün sonunu nasıl getireceğiz?”

İşte bütün ekonomi politikası bu kadar.
Ne kalkınma planı var,
ne orta vadeli program,
ne yapısal reform…

Sadece bu soru var.

Ve cevap yok.

İşin en ilginç tarafı ne biliyor musunuz?
Bu tablo ortadayken, seçmen davranışı pek de değişmiyor.
Demek ki biz bu filmi seviyoruz.
Her sezon yeni zamlar, eski umutlar.

Belki de mesele ekonomi değil.
Belki biz “kriz” kelimesini fazla dramatize ediyoruz.
Neticede kriz de alışınca normalleşiyor.

Eskiden kriz gelirdi.
Şimdi kriz evde kalıcı.

Karikatür işte tam burada devreye giriyor.
Uzun uzun anlatmıyor.
Bağırmıyor.
Parmak sallamıyor.

Sadece bir aynayı tutuyor yüzümüze.

Bakıyoruz…
Gülümsüyoruz…
Sonra içimizden sessizce aynı cümleyi kuruyoruz:

“Bugünü de atlattık ya,
yarın bakarız…”