Bir insan vücudu düşünün…
Kalp her sabah basın açıklaması yapmıyor,
böbrek “ben olmasam yaşayamazsınız” diye kamera aramıyor,
karaciğer sosyal medyada paylaşım kasmıyor.
Çünkü hepsi bilir: biri durursa, diğerleri de çöker.

Şimdi dönelim Gümüşhane’ye.
Kalp var ama ritim tutmuyor.
Böbrek süzmüyor, mide dolu ama sindirim yok.
Herkes organ, kimse beden değil.

Bizde şehir yönetimi şöyle çalışıyor:
Herkes çok önemli,
herkes çok meşgul,
herkes çok haklı…
Ama şehir hâlâ aynı yerde.

Dernek kurduk, yetmedi.
Federasyon yaptık, tabelası güzeldi.
Şimdi konfederasyon konuşuluyor.
Yakında “üst akıl federasyonu” da kurarsak şaşırmayın.
Sorun şu: İsimler büyüyor, şehir küçülüyor.

Sivil toplum bizde ne işe yarar?
Fotoğraf çekilir,
çelenk bırakılır,
protokolde iki cümle edilir,
sonra “biz üzerimize düşeni yaptık” denir.
Şehir mi? O hâlâ bekliyor.

Bir soruyu soralım, kimse alınmasın:
Gümüşhane’nin hangi sorunu bu yapılar sayesinde çözüldü?
Hangi dosya masaya vuruldu?
Hangi kapı gerçekten zorlandı?

Sessizlik var.
Çünkü sessizlik bizde çok kıymetlidir.
Konuşursan sorun olur,
sorarsan huzur kaçar,
itiraz edersen “niye şimdi?” denir.

Herkes “birlik olalım” diyor ama
birlik denince herkes öne geçmek istiyor.
Herkes “biz” diyor ama
fotoğrafta mutlaka ortada duruyor.

Bakın, mesele kavga değil.
Mesele susarak kaybetmek.
Gümüşhane’nin kaybı bağırarak değil,
alkışlayarak oluyor.

Federasyon, konfederasyon…
Bunlar araçtır.
Ama biz aracı vitrine koymuşuz,
direksiyona kimse geçmiyor.

Bir şehir düşünün;
otopark yok,
otogar yok,
yol bitmiyor,
göç durmuyor…
Ama toplantıdan toplantıya koşan çok.
Şehir konuşamıyor çünkü
herkes konuşuyor.

Ama kimse şehri konuşmuyor.
Gümüşhane bugün yalnızdır.
Çünkü yalnız bırakılmıştır.
Ve yalnızlık kader değil,
tercihtir.

Bu şehir “ben” demeye devam ederse
herkes kazanır gibi yapar,
şehir kaybeder.
“Biz” denmediği sürece
bu patinaj bitmez.

Ve unutmayalım:
Bu şehir iki caddeye,
iki fotoğrafa,
iki sözcüye sığmaz.

Ya gerçekten “biz” olacağız
ya da kalabalık içinde yalnız kalacağız.